“Bu asık yüzlü çölde, ansızın bir fotoğraf bana doğru uzanır, beni canlandırır, ben de onu canlandırırım.”
Her insanın parmak izi gibi sadece kendine ait bir dudak izi vardır. Melaneti de, hoşluğu da o dudak izinden yakalayabilirsiniz. O izi ancak ölüm silebilir.
Filmin adı “Easy Rider”dı. Bir kuşağın hayatında derin izler bırakan bu filmin üç efsanevi ismi vardı; Peter Fonda, Denis Hoper ve Jack Nicholson. Bir de efsanevi makine; Harley Davidson.
Wisconsin eyaletinin Milwaukee kentinde, bahçe aletleri satarak geçimlerini sağlayan Arthur Davidson ve babasının dükkânında iki tane bisiklet vardı. Davidson, bunlara motor takmayı düşündü. Fikrini arkadaşı William Harley’e açtı. Dört ayın ardından 22 Temmuz 1903’te bisiklet üzerine monte edilen motorla ilk Harley Davidson üretildi. Bu modele The First adı verildi.
Peter Fonda, Denis Hoper ve Jack Nicholson, bir döneme damgasını vuran Easy Rider’da, sonradan bir efsaneye dönüşecek işte bu makineyle yollara düştüler, rüzgârın ve motorun sesiyle dopdolu oldukları bir gün doludizgin giderlerken yolda düşürüldüler…
Aradan yıllar geçti. Peter Fonda, Denis Hoper ve Jack Nicholson yaşlandılar. Bizler de… Efsanevi makinamız da…
Kendinize ait yalanlamak istediğiniz kaç tane fotoğrafınızın olduğunu hiç düşündünüz mü? Ya da yaşamınızdan alıntılar yaparak kaç fotoğrafın siz olmadığını, kaç fotoğrafın siz olduğunu düşünerek siz olan ve siz olmayan tüm fotoğrafları birer zamanmış gibi düşünüp onları enlemesine kesmeyi istediğiniz oldu mu?
Herhangi bir imge kaybolacak bir görünümü kaydeder. (Kendi içinde bir olayın görünümü yoktur çünkü) Fark etmek, yorumlama olgusunun can alıcı yönlerinden biridir. Kendi fotoğrafınızdan çıkıp tekrar kendi hayatınıza dönmeyi hiç istediniz mi? (İstediğiniz anda lütfen kontras’a dikkat edin!) Fotoğraflanmış bir ızdırap anıyla yüzleşip, olması gerekli bir yüzleşmeyi maskelediğiniz?
Berger’e sığınmaktan başka galiba yapacak hiçbir şeyimiz yok; Fotoğraf kendi içinde yalan söyleyemez, ama aynı nedenle doğru da söyleyemez…
Bir zamanlar bütün kasabalar ve şehirler, sahip olduğunuz dayınıza, amcanıza, halanıza ve teyzenize göre değişirdi. Örneğin her kış ufkumuz daha geniş olurdu. Çünkü kar ufku geliştirir. Ufkumuzu geliştiren kar bütün bir kış buz olur, evlerimizin damlarından yere kadar sarkardı. Sonra bahar gelir, yaz gelir ve biz üzüm bağları arasında buluşur, kızaklarımızı dere kenarlarına saklardık. Dere kenarlarından akardık şehrin gelecekteki tüm acılarına. Çünkü örtünmeyi henüz öğrenmemiştik. Sonra örtünmeyi öğrendik, içimizi örtmeyi ve içimize örtünmeyi. Netliğimiz bozuldu, kendimizi anlayamaz ve anlatamaz olduk. Bir yerlere akmak istedik durmadan. Ama hep şehirler çıktı karşımıza. Vapurlar, trenler, çiçekler, tıka basa dolu otobüsler, ofis odalar…
Çok sevdiğim küçük dayımın uçarılıkları, sahile vuran hayvan leşleri, hemen her gün delirdiğimiz “deli” Neşet, sünnetim, sünnetimde sırtında dolaştırıldığım at, (Müfit ağabinin üzerimdeki hakkını nasıl unuturum) perili ev, ilk saklambaç, ilk bisiklet, yunuslar, fener, sonrasında neredeyse benim için bir tutkuya dönüşen Uçmakdere…. Üzüm bağları, yazlık sinema, babamın sarhoşlukları, annemin güzelliği, kızkardeşimin doğuşu, ciciannem, şarap, şarap mahzenleri, gördüğüm ilk silah; Wincester, “İyi- kötü-çirkin”, “Herkül”, “Yavru ile Katip”, “Zoro”, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, misket, 5 taş, uzun atlama… Bir mısır tarlasında ateşte mısır közlerken gördüğüm ve görür görmez tutulduğum ilk güzel yuvarlak memeler, abimin sakaları, Tommiks, Teksas… Koçenka kadın, Erol Büyükburç.
Şimdi kızaklarla taşıyoruz acılarımızı. Yamaçlardan hız kazanarak iniyoruz kendi içimize. Omuzlarımıza yeraltı kuşları tünemiş, neşeli uzun yolculuklarımız ateş böceklerinden bir ordu gibi üstümüze üstümüze yağıyor.
Akıp giden yol, hızına yetişemediğimiz tren, vapurun o herkesten uzak kuytu köşesi, bir fotoğrafmış gibi düşünüp enlemesine kestiğimiz zamana benzemiyor. Şehri kesmeye başlarsak, başımız döner. Bir köpeğin gözlerine bakmışçasına başımız döner. Şehir bizi örtemez çünkü.
Peter Fonda, Denis Hoper ve Jack Nicholson’nın, rüzgârın ve motorun sesiyle dopdolu oldukları o gün doludizgin giderlerken yolda düşürüldüler.
Düşürülenler yalnızca onlar değildi kuşkusuz. O sadece kocaman bir simge, bir işaret, bir vahiy hepimize.
Suat Bilgi

