Düş Olarak Başlangıç

Düşlerin garip yanı, olup bitenden çok, kişinin düş sırasında duyduklarıdır. Düşlerde yeni duyum sınıflamaları vardır. Bütün düşlerde, kötü olanlarda bile, kişinin uyanıkken eşine sık rastlamadığı ani bir çözüm duygusu tadılır. Çözüm sözcüğüyle bütün soruların yanıtlanışını kastediyorum. Düşümde bir kentten geçiyorduk. Belki de Londra’ydı kent; her neyse, bildik bir kentti; her şeyiyle ilginç bir kent, her şeyin hem çarpıcı hem de son kertede tanıdık geldiği bir kent. Bu kendi bir otobüsün üst katında katediyordum (iki katlı üstü açık bir otobüstü). Yolculuğun başlangıcında alacakaranlık bastırmıştı, ya da geceydi. Dışarıdaki havanın soğukluğunu, tavansız otobüsün koltuklarında savrulan rüzgârın soğukluğunu anımsıyorum, aynı zamanda giysiler içindeki bedenimin güzelim sıcaklığını. Otobüs, kalabalık sokakları geçti, ışıkları sinemaları, yeraltı istasyonlarını. Uzun bir yolculuktu, kentin öte ucunda biriyle sözümüz varmış, o anda çok önemli görünen bir buluşma. Gelgelelim bir saat kadar yol aldıktan sonra anladık ki, otobüs doğru yönde ilerlese de hiç hesaba katmadığımız kadar uzun sürüyordu yolculuğumuz. Bir sonraki durakta, taksi bulabileceğimiz kalabalık bir yerde inmeye karar verdim. Yolun geri kalan bölümünü taksiyle gidebilirdik. Bu kararı verdikten sonra, önceden aldığımız karara pişman olmadım; otobüse binmek yerinde bir davranıştı aslında. Ama ben inmeye karar verir vermez otobüs, ana caddelerden saptı ve artık hiç durmayacak dar arka sokaklarda, ambarların, köprülerin, arkasını göremediğimiz yüksek yuğla duvarların altından süzülmeye başladı. Buralar kentin mahalleleriydi, hâlâ bildik, hâlâ son kertede yakın, hâlâ görülmeye değer. Bir koya, belki de denize yaklaştığımız duygusuna kapıldım. Artık otobüsün yanlış yöne saptığı kesinleşmişti; dahası, ıssız bir yoldu burası, evet bana öyle geliyordu, gerçi düşümde, duyduklarımı böyle dile getirmiyordum. Yine de, böyle bırakılmış bir yolda ilerleyen bir otobüste giderken bile o güçlü haklılık duygusu yerli yerindeydi. Otobüsün yanındaki yüksek duvar ansızın yitip de aşağıdaki deniz parçası rıhtımdaki gemilerle açığa çıktığında, bu haklılık duygusu perçinlendi, gemilerin berisindeki deniz parçasında yemyeşil bir ışık sağanağı vardı, üstünden beyaz bir kuş kocaman beyaz bir kuş uçuyordu. Kuş, kuğu gibi uçmuyordu; uçarken bacaklarını toplamıyordu, salıyordu, boynu da kıvrık değil, gergindi; kocaman, ağır kanatları oldukça hantal ve bembeyazdı, yer yer alttaki sudan vuran yeşil yansımalarla gölgeliydi. Daha önce hiç görmediğim bir kuş görüntüsüydü bu. Ve olup bitenleri, o anda olanları ve olacakları doğrulamaya, açıklamaya yetmiyordu. Otobüs durmadı. Koltuklarımıza yaslandık, soğuk gece havası yüzlerimize çarpıyordu.

Sonra baştan beri pek hızlı gitmeyen otobüs, bir trene dönüştü, bizim sürmekle yükümlü olduğumuz bir trene. Mekanik açıdan, çok karmaşık bir iş değildi. Artık aracın ön bölmesindeydik, taşıt da farklı hatlar boyunca ilerliyor, otobüsün izlediği yolu izliyordu. Habire “biz” diyorum çünkü tek başıma değildim, ama belli biriyle beraber de değildim, birinci çoğul kişiydim. Derken, tek hatlı rayda biraz daha hızlanan trenin ön bölmesinde bulduk kendimizi. Duvarları taş ( yoksa tuğla mı? Kara tuğla) bir geçitte, derin bir mağarada olmamıza karşın bana çok yükseklerdeymişiz gibi geliyordu.

Önümüzde hattın kıvrıldığını gördüm. Aracı süren ben değildim o anda, ta yukarlarda geçidin tepesini ören tuğlaların kümeleniş biçimine bakıyordum; sıkışık tuğlaların kavisler çizmesi, bir dönemeç sonra geçidin açılacağı, içeri ışığın dolacağı izlenimini veriyordu. Gece değildi artık. Bu gerçeği duvarlardan okumak bana müthiş bir doyum verdi (ama belki de hoşnutluğum, kısmen, bizi dönemeçten sonra bekleyen açıklığı, ışık selini önceden bilmemden kaynaklanıyordu). Tren iyice hızlanmıştı şimdi. Dönemeçte, önceden kestirdiğim gibi geçidin duvarları yok oldu. Ta tepelerdeydik, ta yukarda, koskoca bir kır görünümünde, gözalabildiğine bir koya, deniziyle bir koya bakıyorduk-Pastoral bir kır görünümü, mavi deniz, tepeler, yumuşacık kumsallar, ormanlar. Hepsi aşağımızdaydı. Yine aynı anda, dönemeçten hemen sonra rayların son derece dik bir açıyla aşağılara indiğini gördük, bir manevra lokomotifinin rayları gibi; bu kadarla da kalmıyordu, raylar, yüzlerce metre aşağılara denize iniyordu dimdik.

İşte sözünü ettiğim ölümcül çözüm anlarından biriydi bu. Hattın bitimi, böyle denizde son buluşu, deminki yolculuğumuzun garipliğini, saptığımız yolun neden kullanılmadığını da açıklıyordu. Altımızda uzanan görünüm anlatılamaz güzellikteydi, önceki beyaz kuştan daha anlamlı bir açıklama getiriyordu yolculuğa. O ışık çemberiyle kaplı beyaz kuş. İşte gözalabildiğine bir kır ve deniz görünümüz altımızda. Treni durdurmak söz konusu değildi. Bir anlığına, sarp yokuşun başında durup dengemizi bulduk, sonra yokuş aşağı, büyük bir hızla, tehlikeli bir biçimde kaymaya başladık. Daha köşeyi döndüğümüzde beklenebilirdi bu düşüş, yine de duyduğum hazzı azaltmamıştı. Yaklaştığımız son, olanca ciddiliği ve kaçınılmazlığıyla ne trajik geliyordu, ne de acınılası. Ötekilere seslendim: Yüzün! Diye haykırdım tepeüstü inerken. Tren, derin sulara gömüldü. Ben boğulmadım. Ama bazılarımız (benim birinci çoğul kişilerden bazıları) boğuldular

John Berger / G. –Metis Yayınları- Çev: Tomris Uyar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir